Soyadım Güçok’a anlam yüklemeye lise çağlarında başladığımı hatırlıyorum. 2000’lerin sonunda henüz küçük bir şehir olan Düzce’de nedense isimlerimiz yerine soy isimlerimizin daha belirleyici olması belki de bu anlamlandırma sürecinin başlaması ile paraleldir.

 

O zamandan beri, değişmeyen tek merakım insan ve insanın içinde olarak oluşturduğu toplulukları, yapıları anlamak desem doğru olur. O dönem bu kadar anlamlı gelmese de siyaset bilimi tercihi beni görünmez bir şekilde yönetenler, yönetilenler, sınıflar, gruplar vb. üzerine farklı farklı metotlar uygulayarak, tarihi de göz önüne koyarak varsayımlarda, yorumlarda ve diyalektik kurabilme konularında eğitti ve kabiliyet kazandırdı.

 

Okuduğum dönemde hayalim oldukça netti:

Devlet için üretecek, sistemin içinde katkı sağlayacaktım. İdealize ettiğim bir devlet kavramı olduğunun henüz farkında değildim, ancak zaman geçtikçe sistemin beni içinde barındırma konusunda benim kadar istekli olmadığını, torpil ve ezber döngüsünde kendi yolumu göremeyeceğimi anladım. Bu fark ediş değişimi, dönüşümü ve zorunlu özel sektör arayışlarını beraberinde getirdi

 

Adına süreç yönetimi denilen şeyle tanıştığımda 2016 bitimiydi ve hem özel sektörün göbeğinde hem de kamuya yakın olan bankacılık sektörüyle tüm ideallerimi bir kenara bırakarak şu anda hala içinde olduğum kurumsallık yoluna çıkmıştım. Yapı Kredi Bankası benim için üniversite 5 kıvamında bir özel sektöre giriş dönemi oldu ama o an başka bir şey daha oluyordu, ben bu süreç işini baya kanıksamıştım. İktidar, yapı, mekanizma, kurallar aslında çok da yabancı değildi.

 

Yapı Kredi’de geçirdiğim üç yıl boyunca yalnızca süreçleri değil, insanların o süreçlerde nasıl kaybolduğunu, sıkıştığını, bazen de sistemin onları nasıl görmezden geldiğini fark ettim. Yabancılaşma teorisi üzerine canlı bir kanıt gibiydi bankacılık gözümün önünde.

Formlar, onaylar, iş akışları vardı. Ama deneyim ve bilgi aktarımı eksikti.

Ve bu eksiklik beni yepyeni bir soruya taşıdı:

 

“Bir sistem hem işler hem de insana iyi gelir mi?”

 

Bu sorunun peşinden gittim.

 

İnsan davranışını merkeze alan, organizasyonları sadece verimlilik değil, duyarlılık üzerinden de kurgulayan bir yaklaşıma geçiş yaptım.

Müşteri deneyimiyle ilgilenmeye başladım.

Ticaretin daha canlı, daha duyusal alanlarına geçmek istedim.

Ve kendimi bir anda Türkiye’nin dinamik e-ticaret yapılarından birinde, ÇiçekSepeti’nde buldum.

 

ÇiçekSepeti’yle birlikte hayatıma giren bu “müşteriye temas etme hâli”, bana aslında çok şeyi öğretti.

Bir çağrı merkezi projesinin sonunda duyulan “memnuniyet” ifadesi, uygulama üzerinden yapılan bir iyileştirmenin ardından NPS skorunun yükselmesi ya da işin küçük gibi görünen ama aslında operasyonel akışın ruhunu belirleyen bir detayın doğru çalışması… Ve bu odakta düşünürken de gerçekleşen verimlilik olgusu

 

Fakat yine bir şey vardı, sorun bankacılık veya e-ticarette değil sorun bizzat benim sistem eleştirilerimin bitmemesinden kaynaklanıyordu. Ben sıfırdan bir şey kurmak, kendi yolumu çizmek, sürekli şikâyet ettiğim 9-6 hayattan kurtulmak, tamamen kendi isteklerim doğrultusunda ilerleyeceğim bir yola doğru gitmek istiyordum.

 

 

Girişimcilik 101!

 

2020 yılında 5 yıllık kurumsal hayatımı bitirip Lala ismini verdiğim e-ticaret şirketini kurdum ve planım çok basitti, danışmanlık verip kadına, emeğe, doğaya ve Anadolu’ya kazandırmayı hayal ettiğim Lala’yı büyütecektim.

 

Fakat danışmanlık geçici bir şey olmadı.

Kök saldı.

Büyüdü.

Dönüştü.

 

Kısa vadeli bir gelir modeli olarak tasarladığım bu yolculuk, zamanla bir düşünce biçimine, bir üretme modeline, bir ilişki kurma şekline dönüştü.

 

 

Farklı sektörlerden, farklı ölçeklerden şirketlerle çalıştıkça aslında hepsinde aynı sorunun sadece farklı kostümlerle sahne aldığını gördüm:

 

Sorun sistemin yokluğu değil, sistemin parçalarının birbirini duymamasıydı.

Müşteri, organizasyon ve şirket hedefleri arasında görünmez bir gerilim vardı.

Bu gerilim kimi zaman yeni bir ürün çıkarmak isteyen ama organizasyonun iç direncine takılan bir ekipte, kimi zaman kurumsal bir yapının içinde yaratıcı fikirlerin onay silolarında buharlaşmasında, kimi zamansa henüz yolun başındaki bir startup’ın sadece fikir olarak kalan vizyonunun, süreçsizlik yüzünden gerçeğe dönüşememesindeydi.

 

 

 

Herkes çalışıyor, ama kimse aynı ritimde hareket etmiyordu.

İşte tam da bu uyumsuzluk hali, benim müdahale ettiğim yeri belirledi:

Yalnızca sistemi kurmak değil; sistemin aktörlerini birbirini duyar hale getirmek ve onu tamir edebilmekti mesele.

Ve bunun yolu da önce dinlemek, sonra tasarlamak, en sonunda ise uygulamaktan geçiyordu.

 

Güçok nedir?

 

Güçok danışmanlığın sınırları içinde kalmayan,

teknolojiyle büyüyen,

partnerlik yapısıyla çoğalan,

insanı sadece kullanıcı değil, anlamlı bir özne olarak gören bir hayalin vücut bulmuş halidir.

 

Güçok bugün;

organizasyonları sadeleştiriyor, süreçleri haritalıyor, deneyimi görünür kılıyor, iş modellerini yeniden yapılandırıyor.

Yarın ise minik ama etkili dijital ürünlerle, insana iyi gelen teknolojiler üretiyor olacak.

Ve bir gün ilk hayaline geri dönüp kırsaldan gelen emeği teknolojiyle buluşturacak.

Kadınları, toplulukları, sistemin dışında kalmış olanları merkeze alan bir üretim evreni kuracak.

 

Çünkü bu yolculuk artık sadece benim değil.

Bu, sistemin dışında kalan herkesin,

içine girmeye çalıştığı yapılarla uyumlanamayan herkesin,

“başkalarının kurduğu sistemlerde kendimi eksik hissediyorum” diyen herkesin yolculuğu olabilir.

 

Güçok sadece bir marka değil.

Bir yeniden yazım ve değişim çabası.

Ve belki de zamanla, kendi adıyla yeni sistemler kuracak kadınların cesaretini besleyen bir kök.

 

Ezgi Güçok